
Bir konuk yazarımı daha sizlere takdim etmekten onur duyarım :)
Nurefşan'dan ablası Hilal'e ithafen...
Tarih 12 Ocak 1992... Saat 03:15 civarı dünyaya gözlerimi açtım sanırım..Nerede,kimlerle,neler yaşayacağımdan habersiz..Önce beni hayattaki en değerli varlığımın yanına getirdiler ,annemin yanına.Daha sonra başka birisiyle tanıştırdılar 'baban' dediler.Şaşırdım,ürktüm,çekindim biraz.Çünkü narin küçücük annemin yanında çok heybetli ve gösterişliydi.Ama daha da şaşırtıcı olarak onu da çok sevdim,nedenini bilmeden..En sonunda yanıma annemden bile küçük,narin,çelimsiz,kıvırcık saçlı,sevimli mi sevimli bir kız çocuğu getirdiler ve kulağıma fısıldadılar: ''İşte bu kız büyünce senin en büyük yol göstericin olacak,iyi-kötü her gününde yanında olacak,başına ne zaman hangi kötülük gelirse gelsin sana hep yardım edecek,kendine dokunmadığı kadar yararı dokunacak sana,çevresindekiler onu çok sevicek ama o en çok seni sevecek,seni hiç bir zaman yalnız bırakmayacak,arada bir birbirinize kırılacaksınız ama o kırgınlık en fazla 18 saat bilemedin 8 gün sürecek daha sonra zaten tam 88 defa birbiriniz öpüp koklayacaksınız ve barışacaksınız,ha bu arada bu süreç içerisinde küs olduğunuzu kimseye belli etmeyceksiniz,dışardan gören hala sizi dünyanın en iyi anlaşan iki kız kardeşi olarak bilecek ;) başın ne zaman sıkışsa onu arayabileceksin,bazen boş yere sinirlenip ona kızacaksın sonra pişman olcaksın ama ona onu ne kadar sevdiğini söylemekte hep çekineceksin,en en en ama en büyük sırlarını ona vereceksin,her şeyini onunla paylaşacaksın sonsuz bir güvenle,yeri geldiğinde anne ve babanıza karşı bile birbirinizi savunacak koruyacaksınız,aynı zamanda onlara layık birer evlat olacaksınız,hayatın boyunca en çok onunla konuşacak en çok onunla güleceksin,en çok onunla sevinip en çok onunla ağlayacksın ve en çok onu seveceksin...'' İşte bu fısıltıları sadece dinledim ama çok korktum bu anlatılanların hiç birini bilmiyordum ki nasıl yapacaktım? Kim öğretecekti? Neyse dedim öğrenirim heralde zamanla..Aradan 4 yıl geçti ki benim ailedeki küçük çocuk sıfatımı alan birisi dünyaya geldi.onu da en az senin kadar sevdim bir anda.O daha şanslıydı bana göre çünkü yanında 2 tane senden olacaktı hayatı boyunca ;) en azından o zaman öyle düşünüyordum :) Velhasıl yavaş yavaş büyüyordum ve kulağıma fısıldananları nasıl yapmam gerektiğini bilmediğim için çok korkuyordum.Birden yanıma sen geldin.Önce elindeki 2 oyuncaktan birini bana verince PAYLAŞMAYI öğrettin.Oyun oynarken düştüğümde elimden tutarak kaldırarak YARDIM ETMEYI öğrettin.Sınavdan düşük not aldığımda annemlerden saklayarak SIR TUTMAYI öğrettin.Mahallenin delisi bizi kovalarken önce benim apartmana girmemi bekleyip sonra kendin girdiğinde BİRBİRİMİZE SAHİP ÇIKMAYI öğrettin.Annemin kızacağını bildiğin muzurlukları yaptıktan sonra odaya geçip kıkır kıkır gülerken EĞLENMEYİ öğrettin.Kısacası güvenmeyi,sevmeyi,gülmeyi,ağlamayı,aynı zamanda bu yazıyı okurken SABRETMEYİ öğrettin :) (ay şuan aklım o kadar karıştı ki toparlayamıyorum :S ) En son olarak da şunu diyeyim,inşallah senin bana yaptığın ablalığı ben de emoş için yapabiliyorumdur.Her zaman kendimi çok şanslı ve gurulu hissettim sizin gibi bir ailem olduğu için.Hepinizi çok seviyorum.Doğum günün kutlu olsun canım ablam
Bütün ilkler gibi Ramazan'ın ilk iftarı da oldukça heyecanlı geçti evde. Bir telaş bir telaş ki sormayın. Kolay değil tabi 16 kişilik iftar sofrası hazırlamak. Masaya otururken herkes nefis kokular eşliğinde "acaba önce hangisini yesek" in hesabını yaptı yine kafasında. Ama her iftar sofrasında olmuş ve bundan sonra da olacak olandan kaçamadık: Çorbadan sonra tıkanma sendromu...
Televizyonda yerini almaya başladı "Nerde o eski Ramazanlar!" temalı söyleşiler. İşin ilginç yanı bu özlem cümlesini kuranlar arasında 35-40 yaşlarını ancak doldurmuş olanların da bulunması. Açıkçası benim şu yaşa kadarki bütün Ramazan günlerim aynı geçti. İki kuşak öncekiler özlüyorlardır herhalde. Ama şu da bir gerçek ki onların asıl özledikleri eski Ramazanlar değil, eskinin televizyonsuz, hoş sohpetli günleri. Anılarında hep, her akşam biryerde toplanıp doyasıya muhabbet etmek var. Şimdi çok mu kötü peki? Tartışılır. Ama benim Ramazan günlerim gayet hoş, sohpetle geçiyor. Hele de bu sene..!
İleride bu günleri özler miyim bilmiyorum. Allah o klişe cümleyi kurdurmasın :)
Bugün benim doğum günüm ve Kırşehir'in kıraç toprakları üzerinde, patlayan lastiğe içimden neler neler diyorum.
Şanslıyım ki arkadaşlarım yanımda. Daima hatırlayacağım bir 24 Temmuz günü.
Ve bugün kendime verebileceğim en güzel hediye ise,yaklaşık 6 saat sonra kavuşacağım evimde güzeeel bir uyku olacak.

Çatalımı balığa sapladım, tam ağzıma atacakken televizyondan gelen sesle yerimden fırladım. Ekranda siyah deri straplez elbisesi, perçemini yana ayırıp lüle lüle yaptığı platin sarısı, kısacık saçları ile Sezen...
Harbiye'yi dolduran yaklaşık 6 bin hayranı, ellerinde (albüm ismine gönderme olarak) "öptük" yazılı pankartlarla hep bir ağızdan "Arkadaş"ı söylüyorlar.
Sezen şaşkın, gözleri dolu dolu.
Ve ben de orada olamadığım için ilk kez bu kadar pişman ve üzgün.
Görev yerimin değişmesi hasebiyle çoğunlukla Korgan maceralarımı aktardığım 'Yolda' yazılarıma son noktayı koyduğumu düşünüyordum. Fakat ömür biter yol bitmez felsefesinden hareketle ve biraz da kendimi aşarak yolları aşındırmaya devam ediyorum. Saat 10:00. An itibariyle Madrid-Barselona karayolunda seyrediyorum (internet bağlantım olmadığı için yazımı sanırım otelde yayınlayacağım gerçi).
Yolda canım sıkıldığı için yazayım birşeyler dedim ama sanırım iyi bir fikir değildi. Sallanan bir otobüste küçücük bir ekrana bakıp yazı yazarsam olacağı budur..! Off araba tuttu !!
Neyse, bırakayım bari çok kötü şeyler olmadan.
Adios amigos.
(* merhaba)
Korgan İHL öğretmenleri olarak son kez Burcu ve benli bir organizasyon düzenleme kararı aldık geçtiğimiz hafta. Daha doğrusu bizim için bir nevi veda pikniği düzenlemiş arkadaşlar sağolsunlar. Tarih : 5 Temmuz Yer: Ünye Asarkaya
1 hafta boyunca o gün mangalın ardından oynanacak futbol maçının, çimlere oturulup çekilecek saçma sapan fotoğrafların hayalini kurarken, sisli,puslu ve hatta yağmurlu bir sabaha uyanmanın yarattığı depresif durumu tahmin edersiniz.
Erteleme ya da iptal söz konusu olmadığı için hemen yeni bir mekan bulmak için beyin fırtınası yapıldı organizatörler tarafından. Oldukça çetrefilli geçen toplantının ardından bir mekan galip çıktı fakat yarım saat içinde mutasyona uğradı birkaç kez. Ve en sonunda çok farklı, yepyeni bir yerde mangal yaptik: Okulun bahçesi...
Ateş yakıldı; köfteler, tavuklar, sucuklar dizildi; herkes ekmek elinde kuyruğa geçti (Ercan Hoca'nın iştahı gitmiş olacak ki 1kg köfte, 2 kangal sucuktan başka birşey yiyemedi yazık) ; semaver hazırlandı, çaylar da iyi gitti. Gırgır şamata da cabası.
E o kadar afiyet ve muhabbetten sonra ayrılık vakti de geldi çattı. Müdürümüz Yüksel Acar'ın elinden hizmet plaketlerimizi aldık Burcu'yla. Dokunaklı veda konuşmalarının ardından sarılıp ayrıldık arkadaşlarımla.
Ve son kez baktım dikiz aynasından İLK okuluma...



Sabahın 6 buçuğunda gözlerimi açıp camdan baktığımda neyle karşılaşıyorum dersiniz? Karşılaşamıyorum çünkü sis ve yağmurdan hiçbir şey görünmüyor.
Bir haftadır sıcaktan yanıp kavrulup, okulca veda pikniği yapmaya karar verdiğimiz güne sağanakla karşılanmak reva mı!!
Bu nasıl muhalif bir havadır ya!
Epeyce uzun bir aradan sonra parmaklarım klavyeyle buluştular nihayet. Buluştular ama 5 dakikadır "delete" tuşuyla cebelleşiyorlar. Zira nereden başlayacağım, nasıl bir giriş yapacağım konusunda bir fikrim yok henüz.
Salı sabahı erkenden çıktım evden, uğrayamadım yanına. O gece program vardı, çok geç geldim Korgan'dan, uyandırmadım. Çarşamba sabahı okula yetişme telaşıyla çıkmadım yanına.
Evden çıktım, 15 dk sonra acı bir telefon sesiyle irkildim, geri döndüm. Solmuş benziyle salonda boylu boyunca uzanmıştı. Babamın "Annecim, bırakma beni!!" diye haykırışlarına, çaresiz çabalarına en ufak tepki vermedi. Gitti...
İlk defa, bu kadar yakınımı, yüzündeki çizgileri bile net hatırladığım birini kaybettim. İlk defa, beni koşulsuz, herşeyden çok seven birini kaybettim.
Ve pişmanım...
Bazen ,"Annecim, çok özledim, bi göreyim seni" diye odasına çağırdığında, "Babanne, okula geç kaldım, hazırlanıyorum" dediğim için;
Onu sımsıkı kucaklayarak sevgimi gösteremediğim için;
Salı gecesi Korgan'dan dönmemi endişeyle ve merakla beklediğini bile bile, uyandırıp "Babanne ben geldim, merak etme." deyip öpmediğim için...
2010 yılını babannemsiz kapattık. 2011 ve tabii sonrası onsuz geçecek.
Bizi , "Yavrumun yavrusu, kuşumun kuşu, kanarya kuşum" diye sevmesi;
İşine gelmediği bir olayı hatırlattığımızda, "Ne zamaaaann? Ben öyle bişey hatırlamıyorum!" diye yan çizmesi;
Ezan okunduğunda, "Az sısıııınn! Eziizz Allah Celle şanüüü" diye herkesi susturması;
"Hemi kızııım, babanneler seviliyo mu, ben babannemi görmedim hiç. " diyerek bizden sevgi cümleleri beklemesi;
Üniversite son sınıfa kadar beni her görüşünde, "Hemi kızım, sen şimdi ne olmak istiyon?" diye sorması;
Fırsat bulduğu her an "Yavrum, bende kemik erime var. Doktor bana 'sen hiç süt içmedin mi, hiç yoğurt yemedin mi ' dedi. Etmeyin yavrum, bol bol süt için" diye telkinde bulunması;
Her misafiri "Hadi canıımm, eyi günlerde buluşuruk" diye uğurlaması
artık olmayacak.
Canım babannem... İyi günlerde buluşamayacağız artık seninle.
Derdin ya hep "Cemal dedenle küstüm, çağırmıyo beni yanına" , inşallah dedemle buluşursunuz orada.
Öyle bir ağaç ki bu; her bir yaprağı ayrı bir bahar getirmiş içimize. Tohumken fidan, fidanken umut olmuş. Hiçbir balta kesememiş,yıkılmamış. İlimle irfanla sulamışlar. Kökleri, kalbimizi saran, koruyan muhafızmış. Mutlu sonlar yaratmış, bizi mutlu yapmış. Ve en önemlisi de çevresi de fidanlardan koca bir orman olmuş.
Sadece bahar değilmiş içimize getirdiği... Belki de bir kış günü, ama soğuk değil. Beyaz ve masumca. Soğukta içilen, dumanı üstünde bir bardak çay gibiymiş. Fakirlerin evine yılda bir giren et gibi. Bu kadar anlamlı, bu kadar hayat doluymuş. Sel oldu mu toprağı korumuş, tutmuş, bırakmamış. Sevgisini güneşten alıp, doğruca fidanlarına yansıtmış. Yeis kalmamış akıllarda. Cahilliğin üzerine set çekmiş kitaplardan. Gülen yüzlerle sevinçleri, ağlayan gözlerle de hüznü tatmış. Kurumuş, dallarında hal kalmamış, ama onun gibi bir sürü ağaç yetiştirmiş. Dünyaya oksijen verip "Oh be!" dedirtmiş. Ne güzel bir dünya öyle değil mi? Aslında bu hikaye gerçek. Sanmayın ki onlar bizden çok uzakta. Mesafelere çizik atmak bize düşmüyor mu?
O ağacın gerçekteki hali öğretmenlerdir. Şu satırları dahi onlarsız yaşamak mümkün mü? Yaşamayı, yaşatmayı, sevmeyi, sevdirmeyi, yeşermeyi, yeşertmeyi, olmayı, olgunlaştırmayı, kısacası fidan büyütmeyi bilen öğretmenler... En önemlisi de bu hikaye mutlu sonla bitmiş. Umarım ki bizim mutlu hikayemiz hiç bitmez.
Yeminimi de ettim. Bugün itibariyle gerçek öğretmen (!) olmuşum.
Günümüz kutlu olsun bakalım.
Topu topu 4 yazı yazmışım son İstanbul yolculuğum üzerine. Gerçi bu biraz da yazı kısırlığından kaynaklanıyor. Zira 23 Temmuz muş tarihi.






Bazen öyle bir an gelir ki, dünya dursun istersin.


-Bu anayasa paketi şimdi bana kaybolan yıllarımı geri verecek mi? vermeyecek. o zaman hayır!
-Yumurtanın fırçalanmayan tarafı da, fırçalanan tarafı kadar beyaz olacak mı? olmayacak. O zaman hayır!
-Pazartesi diyete başlamak mümkün olacak mı bugün? o gelmeyen gün hiç gelmeyecekse hayır!
-Yeni anayasa eşek sudan gelinceye kadar dayak yerken eşeğin gelişini hızlandıracak mı? Hızlandırmayacak. O zaman hayır!
-Odam kireç tutmuyor. Yeni anayasa paketi ile tutabilecek mi? Tutmayacak. O zaman hayır!
Alkış sesiyle uyanıyorum.

Şu huzurlu ortamı bir bebeğin bozmasına müsaade edemezdim. Hemen kulaklıkları takıp radyoyu açtım. Gözlerimi kapatıp İstanbul’a geri döndüm.

Radyocular bugün kıyak geçiyor bana galiba.


Ezginin Günlüğü çıktı bir başka frekansta. Onlar “Geçmem bir daha Kadıköy’den” diyorlar ama ben yine geçerim. Hatta Bağdat Cad. İskele Sok. Erdoğan Apt. No:9/2 a da giderim yine. Ve saat kaç olursa olsun çiğ köfte - lahmacun yerim yine, bunların yağ tabakası olarak vücuduma postu sereceğini bile bile.
Fatsa’ya geldik sonunda. Tabii hayallerimin de sonuna.
Derse sığdıramadığım soruları çöz, defter imzala, gençlerin sorularına bak vs. derken, 10 dakikalık ders aralarının yarısı gidiyor. Bu yüzdendir ki Hidayet Hanım'ın büyük emeklerle hazırladığı Rehberlik Panosuna şöyle bir bakıp geçiyordum çoğu zaman. Tabii artık ders dönemi bitti. Geçtiğimiz hafta da sorumluluk sınavları için okuldaydık. Hazır fırsatını bulmuşken iyice bir inceledim panoları. Orada dikkatimi çeken bir yazıyı paylaşmak istedim.



BAĞIŞLA
Yakın bir zamana kadar, kendi kendime "Ne kadar nankörsün Şule!!" demekten, bu sıfatının üzerime yapışacağı konusunda derin bir endişe taşımaya başlamıştım. Allah'tan bu sadece ben ve iç sesim arasında bir mesele olmaktan öteye geçmedi. Gerçi, bundan sonraki birkaç satırla artık halka arz olacak.
Dondurucu günler geride kaldı nihayet. Yaşasın Mayıs..!
Eflatun tek tek siralamis :
- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler...
- Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler...
- Yarından endişe ederken bugünü unuturlar.Dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yaşarlar...
- Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler...
Sıra gelmiş ikinci soruya ; "Peki sen ne öneriyorsun?"
Bilge yine sıralamış ;
- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayın! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi "sevilmeye" bırakmaktır...
- Önemli olan; hayatta "en çok şeye sahip olmak" değil, "en az şeye ihtiyaç duymaktır"..
Otuz dakikalık Korgan-Fatsa yolunun virajları çoğu zaman çekilmez gelir. Bunu her “Yolda..” yazımda ifade etmişimdir.Fakat şoför mahallinde bulunmadığım seferlerde, kulağımda bir Sezen şarkısı eşliğinde seyre dalarım doğanın o enfes renklerini. Hayattan tamamen soyutlanmış gibi…
Mutfakta harıl harıl yemek yaparken, salonu süpürürken, geometri testi çözerken ya da bir kafede oturup çene çalarken, fonda çalan şarkının sözlerine dikkat etmeyiz pek. Boşluk doldurmak için vardır oralarda müzik. Ama böyle yolculuklarda sözlere daha bir dikkat ediyor insan. O zamanlarda anlıyor şarkının ne kadar saçma ya da ne kadar anlamlı olduğunu. Tıpkı, yine bir Korgan seferinde dinleyip mıh gibi yerime çakılmama neden olan Güldünya gibi. Sözleri Aylin Aslım’a ait, yorum ise Sezen’den.
Canım abim vurma beni
Bu dünyadan alma beni
Dökülür mü kardeş kanı
Bir karında yatmadık mı
Bir anadan doğmadık mı
Bir memeden doymadık mı
Binbir yarayla tek bir kurşunla gitti Güldünya
Kim farkında, kimin umurunda
Söndü bir dünya
Seni gönderene söyle
Köydeki büyük meclise
Söyle daha çocuk yaşta
Üstüme çıkan herife
Eğer böyle ölürsem
İki elim yakanızda
Hayaletim gezer
Düşer peşinize
Az çok tahmin etmişsinizdir Güldünya’nın hikayesini. Bir de ben anlatayım kısaca :

Adam kaçar ardında altı nüfus bırakarak. Ortada kalmıştır artık Güldünya. Terkeder o da köyü, İstanbul'a gider.
Ailesinin sahip çıkmadığı kadına köyün emekli imamı kol kanat gerer. Bir de “Umut” u vardır Güldünya’nın; herşeyden habersiz bir bebeği...
Çok geçmeden abileri de bulmuştur Güldünya'yı. Hesap kesilecektir...
“Görev”leri yarım kalmıştır abilerin. Tamamlamak hiç de zor olmaz onlar için. Ellerini kollarını sallaya sallaya hastaneye girip yarım bıraktıkları işi bitirirler.
Töre cinayeti kurbanı Güldünya, önce üçüncü sayfa haberiydi. Ölünce manşet oldu. Aradan altı yıl geçmesine rağmen hala unutulmadı. Bir albüme adını veren şarkı onun için yazıldı. Ama O öldükten sonra...

Bir diğer şarkı Aysel Gürel’den. Bilmeyen azdır Ünzile’yi. Gürel, bir Anadolu turnesinde tanıştığı Ünzile isimli kadından etkilenip yazmış sözlerini.
Beşi ölü, on kardeşten biridir Ünzile. Şimdikilerin oyuncak bebekle oynadığı yaşta, ona görücü gelmiştir. Daha kendisi çocukken, birkaç koyun karşılığı satıldığı,tanımadığı bir adama çocuk vermek için vardır o nasılsa. 12 sinde ‘ana’dır artık.
Gül gibi narin, su gibi saf ve sakin der şarkı O’nun için.
“Yağmuru kim döküyor? / Ünzile kaç koyun ediyor?”
İnsanın bilgiye en aç olduğu çağında, en masum sorulardan mahrum bırakılır. Dayak yer,artık hiçbir şey sormaz. Susar…
Köyün son çiti, Ünzile’nin kocaman(!) dünyasının sınırıdır. Oradan ötesi yoktur onun için.
Ünzile’nin hikayesi de böyle devam eder. Çocukları büyümüştür herhalde. Kızları da olmuştur belki. Kızlarının da töre denen aynı kısır döngüde, kendisi gibi ezilip gitmelerini izlemiş midir çaresizce? Kim bilir…
Bu ülkede daha binlerce Güldünya ve Ünzile var töre cinayetleriyle katledilen veya özgürlükleri ellerinden alınıp ölmekten beter edilen. Suçları ortada : yanlış(!) cinsiyet genini taşıyorlar.
Sırf bu gen yüzünden şiddete maruz kalışları ya da öğrenme haklarının ellerinden alınışları.
Bu insanlık suçunu işleyenler kadar, tüm bunları görmezden gelenler de suçludur.
Başka suçlar işlenmeden uyanalım artık. Erkek, kadın, çoluk çocuk… Hepimiz uyanalım..! Uyandıralım..!


